SARI

Renklerin nasıl ve hangi karışımlarla yapıldığının görülmesinde hiçbir zorluk yoktur… Ancak, tüm bunları deneyimle kanıtlaması gereken bir kimse insan ile tanrı doğası arasındaki farkı unutur. Çünkü Tanrı sadece pek çok şeyi birleştirebilme ve tekrar biri pek çoğuna ayırabilme bilgisine ve de kudretine sahiptir.

Timeos, Platon

Renk simgeciliği, genellikle sezgisel olarak onun doğal özellikleri olduğu algılanan şeylerden esinlenir. Dikkatli bireylerin tabii deneyime göre işleyen en temel kuvvetler ile rengi tam olarak belirlemelerini sağlayan tüm kimselere özgü bir kök örneksel mantık vardır. Karanlığın ve aydınlığın, düşüncelerin ve duyguların yanı sıra doğa güçlerinde benzerleri vardır, ama salt karalık ya da aklık insanın renge tepkisinin dev kudretini ifade edemez. Renk yutar, teşhir eder ya da uzaklaştırır ve su götürmez biçimde tecelli eden tözü gösterecek biçimde dayanılmaz çağrıştırmalarla insan ruhuna akın eder. Tüm kültürlerde, altın sarısı, gecenin anlaşılmaz karanlığından ışığı çıkarıyor görünen ve kalbin yanı sıra göğü genişleten ve aydınlatan doğan güneş ile ilişkilidir. Parlak selinde aydınlanma ışıltısında olduğu gibi olayların kökenini ve sonucunu anlayan keskin kudreti tasvir ettiğinden gizemcilerin sezgi rengidir. Parlaklığını artırdığından ve ışığı emmekten ziyade verdiğinden ötürü cömertliğin taşkın belirtkesidir.

Altın sarısı döşemelik kumaşın yakından çekimi
Altın çanağı (Forsythia) bitkisinin altın sarısı çiçekleri
Kapısı koyu sarı haçla işaretli ev
Vincent Van Gogh’un “Gece Kahvesi” tablosu

Altın sarısı, kutsallığın saf rengi ve tanrısal kralların ayrıcalıklı rengidir. Simyevi olarak, sarı emsali inişi temsil etmesine ve geri emilimden çok yayılma ile ilgili olmasına rağmen, altının kendisi yükselmedeki görkemi simgeler. Ancak koyu sarılar, tüm renklerin en tutulmayanları olup hainlik, korkaklık, kıskançlık ve hastalık gibi olumsuz nitelikleri belirtirler. Bir zamanlar, koyu sarı haç, vebanın işaretiydi ve onuncu asır Fransa’sında, hainlerin ve suçluların kapıları onun zararlı bir tonuyla boyanıyordu. Şairler, gençliklerinin çatlayan, solan ve toprağa düşen cılız yaprak gibi erginlikle sararmasının yasını tuttukları halde, Hazreti İsa’nın Yahuda adlı hain havarisi, geleneksel olarak koyu sarı kaftanlarla resmediliyordu. Erkek kardeşi Theo’ya yazılan mektuplarından birindeki etkileyici parçalardan birinde, ressam Vincent Van Gogh, bu kirli sarının olumsuz kudretinin farkında olduğunu açığa vurur. O, “Gece Kahvesi tablomda, ” diyor ve “kahvenin insanın kendini harap edebileceği, delirebileceği veya cinayet işleyebileceği bir yer olduğu düşüncesini ifade etmeye çalıştım. Bu yüzden, bunun adeta adi bir içecek dükkanındaki karanlık güçlerin eseri olduğunu yumuşak yeşil ve bakır taşı renklerle, sert turkuvazlarla ve tüm bunları Şeytan’ın fırını gibi soluk limon sarısı bir ortamla anlatmaya uğraştım.” diye ekliyordu.

Çin İmparatoru sarısı ile sırlanmış porselen örnekleri. Daderot, CC0, via Wikimedia Commons
Sarı Nehir’in haritası
Altın sarısı ejderha heykeli
Sarı ejderha başı
Safran renkli ters lale (Fritillaria imperialis)
Safranlı İtalyan pilavı (risotto)
Tunus’ta üretilen safran

Budist rahibinin safran rengi kaftanı feragatli hayatın arzusuz alçak gönüllüğünün göstergesi olduğu halde, Hindular ve Hristiyanlar için açıklığa kavuşmuş gerçeği, ışığı, yaşamı ve ölümsüzlüğü temsil eden sarı açık ve parlak renktir. Gautama Buda’nın ölümsüz ilk örneği Amibatha’nın ilk vücut bulması olan Tsong-Kha-Pa, ondördüncü asır Tibet’inin Gelugpa mezhebini oluşturan münzeviler arasında bu saf feragat rengini yaydı. Onun ilham simgesine, tüm kuzey Budist tarikatlarının bu en arısının (saf) üyelerince yedi yüz senedir safran sarısı başlıklarıyla değer verilmektedir. Bu rengi sergilerken, onlar, en yaygın şekilde göksel varlıklarla özdeşleştirilen özelliği tasvir ederler. Yunan geleneğinde, tanrıça Athena ve tanrı Apollon sarı ile özdeşleştiriliyordu. Onunla giydiriliyor ve onun kozmik kaynağı Güneş ile yakından ilişkilendiriliyorlardı. Çin’de ise Sarı Ejderha, “bilgeliği ve erdemi dipsiz” erkek olarak gösteriliyordu. O, göğün ötesindeki yabanları dolaşarak ve uygun mevsimde karmanın buyruklarını yerine getirerek tüm diğer ejderhalara hükmediyordu. Eğer mükemmellik varsa, onun gizlendiği yerden çıktığına inanılıyordu. Bunu müteakip, Çing Hanedanı, dünyada o göksel mükemmelliğin yansımasını dünyada korumak için elinden geldiği kadar çaba göstererek kendisini tüm kudretinde ve tanrısal haklılığında sarı rengiyle özdeşleştiriyordu. Bu yüzden, renk, bilgelik tanrıları ile ejderhalarından alınıyor, sarı yüzlü, sarı kaftanlı ve sarı haleli olarak tanrı Brahma’yı, Buda’yı, Konfüçyüs’ü, Hristiyan geleneğindeki Oğul Tanrı Hazreti İsa’yı tasvir edenler tarafından onlara geri veriliyordu. Buda hakkında şu söyleniyordu: “Şehir kapısına ayağını atar atmaz, bedeninden çıkan 6 farklı renkli ışınlar bir ileri bir geri sarayların ve pagodaların üzerine yükseldiler ve onları adeta altının sarı pırıltısıyla bezediler.”

Bazıları, mistik deneyimlerle veya estetik ve hatta elektronik belirlemelerle sarıya bir ses ya da şekil vermişlerdir. Duyum ikiliği ya da renk duyumu biliminde, sarının, parlak tonları açıkça dinleyiciye ilerliyor görünen boynuzla temsil edilen yakınlığın rengi olduğu söylenir. Birden çok gizemci, diyelim ki kırmızı ile ilişkili olabilecek üçgenin aksine sarıyı bir biçim olarak altıgenle ilişkilendirmiştir. Sarı, coşkun kudretiyle, yeni bir dünyanın veya hatta eskisine yeni bir dönüşün tebliği gibi ileriye ve dışa doğru ilerler. Onun ikincisi ile böyle ilişkilendirilmesi, verimsiz ve biraz isteksiz bir yüzyıl sonunun sahnesinden geçerken ona yağ çekildiği için sarının daha önemsiz bir anlam kazandığı on dokuzuncu asrın son on yılında yapıldı. O, Londra toplumunda saatin rengiydi ve zamanın ruhunu somutlaştırıyor görünüyordu. Ön Raffaellocu ressamlar onu gözde renk tonları yaptılar. İngiliz oyuncu Lily Langtry, sarı elbisesiyle parıldarken İngiliz bilgin-kaşif ve doğu bilimcisi Sör Richard Francis Burton, Oxford Caddesi’ndeki salonlarında sarı kahvaltılar düzenliyordu. Sarı ayçiçekleri, ressam ve yazar William Morris tarafından Oxford Union tartışma derneğinin duvarlarına boyanıyordu ve her yerinde sarı afişler, sarı saten giysiler, perdeler, halılar ve sarı kaplı Fransız romanları vardı. Üç ayda bir çıkan ünlü eski İngiliz estetik, edebiyat ve sanat dergisi The Yellow Book’un (Sarı Kitap) yazı işleri müdürü yardımcısı İngiliz ressam ve yazar Aubrey Beardsley, limoni eldivenlerden hoşlanıyordu ve stüdyosunu siyah süslü zengin koyu sarıyla boyattı. Sarı Kitap’ın kışkırtıcı şiirleri ve resimleri, İngiliz eleştirmen Walter Pater şu sözleriyle adamakıllı özetlenen felsefesini yansıtıyordu: ” Daima bu sert, mücevhere benzeyen alevle yanmak, bu esrimeyi sürdürmek hayattaki başarıdır.” Bu, asrı etkilenmiş aşırı derecede üslup kullanımlarına nazik bir bağlılık ve yerine daha derin ruhani yaratıcılık akımları uğruna kibar bir estetikçilik zarafetinin şıklığının getirilmesi ile tamamlayan Oscar Wilde ve pek çok diğerinin yol gösterici ilkesi oldu.

Günlük dünyada, renk maddeleri farklı renkleri eşit olmayan bir şekilde veya seçici bir şekilde emmelerini ve yansıtmalarını sağlayan moleküllü yapılarından ötürü algılanırlar. Limon sarısı renk maddesi baryum kromat ile, toprak boya kil ve demirle, kadmiyum sarıları kadmiyum sülfür ile, krom sarısı kurşun ile ilişkilidir. Doğa, karotenin, böceklerde ve diğer hayvanlarda bulunan sayısız karbosiklik bileşiklerin ve çiçeklerde, köklerde, yapraklarda, reçinelerde ve odunlarda bulunan bu bileşimlerin hepsinin yanı sıra bu elementlerden kaynaklanan sarı renk maddeleriyle doludur. Her kıtada, bunlar, birkaçını saymak gerekirse, ebegümeciden, kakao yapraklarından, yüksük otundan, yerba buenadan (Micromeria chamissonis), pelesenk ağacından ve çavdarmahmuzundan elde edilenler gibi çeşitli boya ve ilaç kaynaklarını sağlarlar. Dünyanın insan ırkları arasında, deri renklenmesinin biçiminden dolayı sarı dediğimiz ırk vardır. Çağdaş bilim adamları, iklimsel ve çevresel uyum bakımından etnik renklenmedeki farklılıkların yanında deri hücrelerinde açığa çıkarılan melanin pigmentinin seviyesini açıklamaya teşebbüs ettiği halde, daha eski gelenekler, ruhani, ahlaki ve fiziksel evrim evreleri bakımından ırki renklenmeden bahseder.

H.P. Blavatsky’nin Gizli Doktrin kitabının öğretileri, dördüncü çemberdeki ikinci kök ırkı altın gibi sarı olarak tasvir eder. Büyük Tufan’dan sonra Ay renkli ataların sonsuza kadar kayboldukları ve yerlerini sarı, kahverengi, kara ve kırmızı derili insanlara bıraktıkları söylenir. İlk ırk, Yoga’nın oğullarından, oğulları ise Sarı Baba ile Beyaz Ana’nın çocuklarından oluşuyordu. Sarı Baba Güneş, Ana ise Ay olmakla beraber birlikte toprak ruhu ile daha fazla beslenebilsin ve ateş ruhu ile eğitilebilsin diye göğsünde insanı taşıyan esirin bakımını oluşturdular. İlk “yaklaşık olarak tam gelişmiş insanlar” sarı benizlilerdi ve üçüncü ırkın sonunda çıktılar. Cinsiyetlere ayrıldıktan sonra, sert ünsüzlerle karıştırıldıklarında günümüzdeki sarı ırkın özelliği olan tek heceli dille iletişim kurmaya başladılar. Bu ise sarı renklilerin (bu) ilk atalarının Turanlıların, Moğolların ve Çinlilerin ataları olduğu gerçeğiyle açıklanır. 666.666 yıl önce, onlar, en farklı yapılı ve çeşitli türler halinde kollara ayrılmaya bolca zaman buldukları Orta Asya diyarına kaçtılar. İnsanın ruhani ana ve babalığını Güneş’e bağlayan bu eski öğretilerin ışığında derinin renklenmesini etkilediğinden, özellikle de insan sistemindeki kimyasal işlevler güneş ışığına maruz kalmayla eşgüdüm içinde faaliyet gösterdiğinden melaninin işlevini dikkate almak fazlasıyla anlamlıdır. İnsan organizmasında tüm özbireşim (biyosentez) süreci, melanin üretimi ve onun deri renklenmesinde doğurduğu etki ile bağlantılıdır. Beyaz deri dokusu, kimyasalın yüzey hücrelerindeki varlık derecelerine göre harici ışığı yansıtma yeteneği bakımından değişikliğe uğratılarak iç bireşim (sentez), dıştaki yansıma ve ışığa maruz kalma arasındaki gizemli ilişki tam daire şeklinde tamamlanır.

Sarı, renklerin en açığıdır ve bu da onun diğer herhangi bir ışıktan daha fazla ışık yansıttığını gösterir. Parlak, temiz bir sarı, yüzde elli-altmışını yansıtan beyazın aksine ona vuran ışığın yüzde yetmiş birini yansıtır. Onun parlaklığı, ruh bilimsel olduğu kadar fiziksel bir gerçektir ve bilinen tamamen renk körü insan vakalarının arasında sarı, renksiz renk tonları dünyasında en büyük canlılıktır. Bu nedenle, tamamen sarı derili bir birey, başlı başına kayda değer olabilecek biçimde daha fazla ışık saçıyor görünür. Yine de tüm renkler, Güneş ışığına maruz bırakıldıklarında yalnızca daha açık değil daha sarı gözükürler. Ağ tabaka (retina), orta ışıkta çalışır ama üzerine düşen ışık güçlü olduğunda, sarıya tepki veren görsel öğe aşırı derecede uyarılır ve sarının fazlalığı bilince kaydedilir. Güneş ışığındaki sarı bir nesne, daha da sarı görünür ve eğer güneş ışığı çok güçlüyse solgunlaştırma etkisi uygulamaya başlar. Bununla birlikte, güneş ışığındaki turuncu sarıya doğru ilerler ve aynısı, kırmızı ve yeşil için de geçerlidir. Aslında, parlak güneş ışığı bir nesnenin üzerine düştüğünde, ortalama sararma, en güçlü ruh bilimsel ilişkilendirmeyi sarı ile güneş ışığı arasında oluşturacak derecede büyük olur. O yüzden, kasvetli bir gündeki sarı yapraklı bir ağacın ya da ufak bir sarı kum parçasının bizi Güneş’in çıktığını düşünerek aldatabilmesinin sebebi budur.

Kırmızının kendisi genellikle kırmızı uyartılı ışığın yoğunluğuyla gitgide artan hafif bir sarı renk ortaya çıkarmasına rağmen, tayftaki katışıksız sarı, saf yeşile kırmızıdan daha yakındır. Renklerin sırası ruh bilimsel olarak ve tayf bakımından benzerdir. Bu, ışığın ışımasının sürekli fiziksel değişimi ile ilgili bir sıradır. O yüzden, bu ruh bilimsel sıra, tayf halkasının dalga boyundaki değişimlerle ilgili olanlarına ve renk maddesi örnekleri halkasının baskın dalga boyuyla ilgili olanlarına uyar. Tıpkı onsuz bir dünyayı hayal etmenin aynı derecede zor olması gibi rengin ruh bilimsel önemine olduğundan fazla değer biçmek zordur. Ara sıra siyah beyaz televizyon ekranında tasvir edilen olayları izlemek başka, benzer bir tarzda doğanın tamamını tecrübe etmek başka şeydir. Goethe, “Renkler Kuramı” adlı eserinde şunu yazıyordu:

Göz, ışığa ihtiyaç duyduğu kadar renge ihtiyaç duyar…
O, şifa verme kudretiyle ilişkilendirilmesi gereken büyük zevki verir.

Goethe, ayrıca sözlerine şunu ekliyordu: “Sade renklerle yaratılan genel izlenimler değiştirilemezler.” O, onların belirli bir biçimde etki ettiklerini ve bu nedenle canlı organizmalarda özel durumlar meydana getirmeleri gerektiğini düşünüyordu. Aynı zamanda, onlar, zihinde göz tamamen bir renkle çevrili olduğunda en adamakıllı yaşanan eş bir etkiye neden olurlar. Ruh bilimsel olarak, bireyler, sıcak renkleri soğuk renklerden ayırırlar ve onları sırasıyla etkin ve edilgin olarak görme eğilimindedirler. İnsan duyguları ile daha yakından ilişki kuran, şekilden çok renktir ve küçük çocuklar hemen hemen daima şekille tanımayı öğrenmelerinden uzun zaman önce renge tepki verirler. Kişilik türleri ve renk tepkisi arasındaki ilişki, insan ruhu içerisinde aynı derecede kuvvetlidir. Dünya, kabaca sıcak renkli insanlarla onların zıtları arasında ayrılmış görünüyor. Deneysel ruh bilimciler, sıcak renkli insanların görünür dünyayla samimi ilişkileri sürdürmeye eğilim gösterdiklerini keşfetmişlerdir. Onlar kavrayışlı, etkilenmeye açık olup zihinsel işlevleri hızlı ve birbirleriyle çok bütünleşmiş olmaya meyillidirler. Sıcak renkli insanlar, genellikle dünyanın esmerleri olup daha güneşli diyarlarda yaşadıklarından, kuzeydeki daha soğuk, daha mesafeli ve daha az uysal sarışın kardeşleriyle zıtlık oluştururlar. Böyle genelleştirmelerin belli sınırlamaları bulunmakla birlikte sarıyı hem dahilik hem de zayıflık ile ilişkilendirenler gibi diğer ruh bilimsel bulguları bağdaştırıyor gözükmüyorlar. Dahiliğe veya zıddına sıkça saklı ya da zihinsel mesafeliliğin eşlik etmeyebileceğini düşünmek zor olmasına rağmen sıcak renkli kişinin alırlığı ve açıklığının her iki uca gidebilmesi mümkündür.

Wassily Kandinsky’nin Kış Manzarası tablosu

İyileştirme kudretleri konusunda, tüm olası ruh bilimsel renk düzenlenişlerinin ya zihinsel ya da fiziksel durumun etkilenmesi için ölçülmeleri ve anlaşılmaları gerekebilir. Renk sağaltımı, tarihte diğerleri arasında Pisagor ve Bergamalı Galen tarafından uygulanmışken, bu yaklaşımın çağdaş bir örneği Navaholar tarafından dikkatlice oyulmuş kum resimleriyle gösterilir. Rengin böyle bir kullanımı, sarı ambalajın daha fazla mal satmaya eğilim gösterdiği gerçeğini kullanan ticari çıkar gruplarınca yararlanılan basit etkilerin çok ötesine gider. Rus ressam Wassily Wassilyevich Kandinsky, sarının tüm renklerin azami tesirine sahip olduğunu ve mavi küçüldüğü halde sarının gözlemciye yaklaşmaya meyilli olduğunu fark ettiği için sürekli olarak mavi ile sarının ana tamamlayıcı renkleriyle çalıştı. Bunun büyük bir psiko-fizyolojik seviyede meydana gelmesi, insan vücudunun ışınım duyusunun olduğu dikkate değer gerçeğiyle desteklenir. Tamamen kör bir birey, mavinin huzurunda tam tersini yaptığı halde sarıya doğru ilerler ve kollarını açmaya başlar. Nabız, diğer özerk tepkilerin yanı sıra bazı renklerden etkilenir ve etkin gergin durumdan muzdarip olan kimseye sarıdan kaçınması tavsiye edilir. Ancak, sinirlerin veya zihnin uyarıcısı olarak sarının arındırma, keskinleştirme ve örgütleme etkisi vardır. 20. yüzyılın başlarında renk sağaltımı konusunda yazan bir yazar şunu öğütlüyordu: “Çocuklar, kendilerine yaşamda yararlı olan renkleri düşünmeleri ve hissetmeleri için eğitilmelidirler.”

Renk, ne etkileyen ne etkilenendir ama onların aralarındaki bazı ilişkileri bildiren ve her bir anlayışlı kimseye özgü olan bir şeydir. Çünkü birçok renk, bir köpeğe ya da herhangi bir hayvana güç bela bir insana göründüğü gibi gözükebilmekle beraber aslında bir kimseye başkasına göründükleri gibi görünmez. – Platon

Renk duyuları, kendinden ışıldayan kaynaklardan çıkan ışık ışınlarıyla yaratılırlar. Hiçbir sabit renk çevre uzunluğu yoktur. Aynı gözlemci için bile belirli bir dalga boyuyla uyandırılan renk duyuları birkaç koşula bağlıdırlar. Bu ise uyartı yoğunluğuna, ağ tabakasal ışığa ve renk uyumunun durumuna göre değişebilir. Uyartı değişmese bile, farklı çevresel açıların ağ tabakasal yerleri, genellikle rengin değişik izlenimlerini taşırlar. Bu, insan tiplerine göre de değişiklik gösterebilir. Sarışınlarda, daha büyük miktardaki ışık göz akından süzülür ve böylece ağ tabakasal resme daha soğuk bir renk verir. Yaşlılık akbasmaları (katarakt) ve böyle diğer sorunlar, çevre uzunluğunun yanı sıra rengin algısını etkileyebilir ve bu da İngiliz manzara ressamı Joseph Mallord William Turner’ın (23 Nisan 1775 – 19 Aralık 1851) sonraki tuvallerindeki bulanık sarımsı kırmızı ışığı açıklar. Böyle bireysel mizaçlara ek olarak, farklı kültürlerde yetiştirilen insanların zorunlu olarak doğa olaylarını benzer şekilde sınıflandırmadıklarını veya algılamadıklarını bile gösteren kültürler arası çalışmaların kanıtları vardır. Genellikle karayı mavi veya tam tersini kabul eden kabile halkları olmakla birlikte, turuncu ile sarı ya da yeşille mavi arasında ayrım yapmayan diğerleri de mevcuttur. Üstelik, tüm bunlar, gökkuşaklarının evrensel görünümlerine ve tayfın diğer yansımalarına rağmen gerçekleşir. Böyle ortak ruh bilimsel algı hallerinin yol açtığı renk çevre uzunluklarının ihmalleri ya da kaynaşımlarının olması, zihinsel ön yargıların görme eyleminde oynadığı büyük rolü gösterir.

Fiziksel olarak, ışık içerisine girdiği ve beraberinde yolundaki nesnelere dokunarak ya da içerisinden geçerek toplanan bilgileri getirdiği için göz rengi görür. Toplanan resim, ışığın bir kısmının emildiği ağ tabakanın arka duvarına düşürülür. Emilmeyenlerinden geçenler ise göz yuvarının arkasından yansıtılırlar. Eğer yeniden emilimden kaçarlarsa, ağ tabakadan dışarıya doğru göz bebeğinden geçebilirler. Emilen ışık, dürtülerin gerçek renk ayrımının meydana gelmeye başladığı şifreleyicilere sokuldukları üç tür renk alıcısı (kırmızı, yeşil ve sarı konileri) tarafından yakalanır. Şifreler, beynin görsel merkezlerine iletilen iki renkli elektrokimyasal açma-kapama sinyallerinden oluşturulurlar. Aslında görülen rengi belirleyen beyin tarafından alınan tüm duyudur. Şifre çiftleri tamamlayıcı renk çiftleridir: kırmızı-yeşil, sarı-mavi ve siyah-beyaz. Sarıyı görmek için, mavi etkisiz duruma getirilir ve kırmızı-yeşil dürtüler dengeli bir karışıma ulaşır. Bu, sarı konilerin varlığı olmadan meydana gelir ve kanıtlar, kırmızı-yeşil karşıtlığının süreç içinde sarı-mavi etkisizleştirmesinden önce olduğunu gösterir.

Tayf kırmızısıyla yeşilinin karıştırılması sarı algısını çıkardığından ve belirli bir dalga boylu tek renkli ışınım ile ağ tabakanın uyarımı aynı algıya yol açtığından ötürü, renk görmemizin çevremizdeki uyaran ışınımların gerçek doğasından bizi tamamen haberdar etmediği ortadadır. Kırmızı, yeşil ve mavi ışıklara ana renkler denir çünkü sarının durumunda olduğu gibi diğer ışıkların karışımlarıyla ayrıştırılamazlar veya yapılamazlar. Ama bu, onların ağ tabakaya çarpan doğru bir dalga boyu tertibiyle benzetilemeyecekleri anlamına gelmez. Goethe, “sarı ile mavinin hem aynı anda birbirlerini talep ettiklerini hem de birbirlerini desteklerini ve ilerlettiklerini” söylüyordu. Onlar, ayrıca birbirlerini engeller ve emerler. O kadar ki renk maddeleri olarak karıştırıldıklarında dalga boyları çatıştırılır ve geride sadece yeşilinkini bırakırlar. Renk maddelerine tertiplerle yaptırılabilen şeye zorunlu olarak tayf renkleriyle erişilemez ve bu nedenle, taklitlerle sonuçlanabilen pek çok olası karmaşa düzeyi vardır. Buna göz tarafından alınan görsel imgenin tepetaklak olduğunu ekleyecek olursak, görünümler dünyasına güvenmeme gereksinimi takdir edilmeye başlanabilir.

Mavi konilerinin (kırmızı-yeşil rekabetindeki gibi) sarı-mavi rekabetini açıklayacak eksiltici biçimde etkileşebileceği hiçbir sarı konisinin olmaması, sarının hiç bağımsız bir algı olup olmadığı etkileyici sorusuna sebep olur. Yoksa bu basitçe kırmızı ve yeşil algılarının uyarımının tertip etkisi midir? Çalışmalar, “algının niteliğinden onun temelinde yatan fizyolojik sürecin basit olduğunun ve algının iki veya daha fazla fizyolojik sürecin bilinç üzerindeki etkilerinin ruhi kaynaşmasının sonucu olmadığının belirlenmesinin olanaksız olduğunu” göstermiştir. Bir deney, tayf sarısının yoğunluğu gitgide azaltılırsa, rengin giderek beyazlaştığını ama ton ya da koyuluk bakımından değişmediğini ortaya çıkarır. Tayf rengi, tamamlayıcı rengin art görüntüsü olarak görünen şey olduğu için bu önemlidir. Biri, parlak sarı bir nesneye uzun bir süre gözlerini diktiğinde ve sonra gözlerini kapattığında asıl rengin çift zıddını yani maviyi görür. Ancak, bazı araştırmacılar sabitleşme süresi kısa olduğunda art görüntünün kırmızı ile yeşil arasında başatlık mücadelesi ortaya çıkardığını iddia ederler. Diğer yandan, artan ağ tabaka aydınlanması, ön algıdaki sarı bileşenin nispi payını artırmakla birlikte sarı ve mavi tayf renkleri üst üste bindirildiğinde beyaz ortaya çıkar.

Renk görme biliminde henüz anlaşılması gereken pek çok sır olduğu için, sarı algısı olayının görünen ayrılıklarının çözülmeleri zordur. Ancak, insan dahil çeşitli canlılar tarafından sınandığı gibi renk görmenin evriminde önemli bir ipucu sunulur. Karbon Dönemi’nde, canlı varlıkların ağ tabakasına çarpan ışık sadece beyaz algısı veriyordu. Uzun çağlar sonra, (siyah algısının resme ne zaman girdiğinin bilinmediği bir zamanda) ışığa duyarlı madde daha belli oldu. Renk molekülü şu iki parçalanabilir kısımdan oluşuyordu: sarı ve mavi. Sadece renk görmenin son gelişiminde sarı parçalanabilir kısım tekrar ikiye ayrıldı ve kırmızı ile yeşil algılarını getirdi. Eğer bu süreç tersine çevrilirse, deyim yerindeyse, uygun oranda karıştırılan kırmızı ve yeşil ışıklar çiftin ortadan kaybolmasını ve sarı rengi algısının ortaya çıkmasını teşkil ederler. Üst üste bindirilmiş sarı ve mavi ışıklar ak ışığı verirler ve akın arkasında sadece ışık olmayan bir algı olan durağan bir arka plan oluşturan karanın olabileceği sanılır.

Sonuç olarak, böyle bir tersine çevirme süreci sayesinde daha ilkel bir koşul ortaya çıkar. Pek çok kimsenin kırmızı-yeşil renk körlüğünü soya çekim olarak görmesine neden olan şey bu düşüncedir. Az sayıda bilinen tam renk körlüğü vakası, öyleyse normalde kısmi renk körünün yaşadığı sarı-mavi renk görmeyi kapsayan tersine çevirme sürecindeki sonraki evrenin sonucu olur. Bundan doğan diğer bir ilginç soru, yenidoğan bir bebeğin gelişmesinin ırkı tarafından zamanla karşılaşılan renk görme aşamalarını hızla yineleyip yinelemediğidir. Kırmızı-yeşil renk görmenin son safhası kesinlikle ağ tabakadaki kırmızıya ve yeşile duyarlı konileri içerirken, sarı-mavi algısı sadece mavi konileri gerektirir. Kırmızı ve yeşil konileri tanımlamamıza rağmen, hiç kimsenin sayıca çok daha az olduğu ve beyne giden fovea açıklığında uzanan ağ tabaka bölgesinin merkezi civarında dağıldığı sanılan maviyle ilişkili olanlarının yerini tespit etmemiş olması anlamlı olabilir. Bu açıklık, çevresinde konilerin toplandığı merkezi bir çukura benzer ve aksi halde renge duyarlı konileri etkileyen mavi ışığın bir kısmını süzen ağır bir sarı renk maddesi tabakası ile kaplıdır. Görme keskinliği ve azami seçicilik tayfın sarı bölgesinde nasıl artarsa, fovea bölgesine çarpan ışık ışınları için de görme keskinliği öyle ideal olur.

Plotinos ve Goethe, gözün ışığı görmemizi sağlayacak küçük evrensel (mikrokozmik) güneş olması gerektiğini düşünüyorlardı. Onlar, bunun insanın içindeki ve dışındaki Tanrı olduğunu sanıyorlardı. Goethe, bu küçük evrensel ve büyük evrensel (makrokozmik) süreçte, ışık karanlığı (mavi) verdiğinde ve karanlık ışığı (sarı) verdiğinde tüm renklerin meydana geldiğini iddia ediyordu. Böylelikle, daha sonra göze çarptığı zaman ışık tayfının çeşitli dalga boylarına kırılan, güneş tarafından yayılan beyaz ışığımız olur. Ama eğer göz Güneş’e benziyor ise, insanın görsel sürecindeki beyaz ve renkli ışığı kapsayan ters ve eş bir süreci anlamanın bazı yolları olmalıdır. Bazı ışıkların göze girebildiklerini ve koniler tarafından emilmekten kurtulduktan sonra göz bebeğinden kaçabildiklerini biliyoruz. Ayrıca, mavi algısının sarı renklenmenin en büyük duruluğu ve görsel sapınçtan bağışıklığı temin ettiği beynin görme merkezlerinin ağzına daha yakın olduğuna da görüyoruz. Üstelik, mavi, (sarı ile birlikte) daha varlık bilimsel bir ilkel algıdır ve eğer beynin içinden gelen saf bir beyaz ışık kaynağı olduğunu varsayarak, Plotinos’un muhakemesini izlersek ortaya çıkan renk dizisi en ilginç olur. Bunun yapılması, epifiz bezinin ışığı gizemli Üçüncü Göz’ün ışık yaratan gücü ile karşılaştırılması gereken (melanin ve biyosentez ile ilgili işlevini içeren) bir elektrokimyasal etkiye çeviren sürecin dahil edilmesini gerektirir. Eğer insan içerisinde yüce ve saf bilinç yoluyla yansıtılan beyaz ışık varsa, onun yayınım deliği fovea açıklığının sarı halkasına götürenidir. Burası, daha sonra altın sarısı bir ara madde üzerinden birden belirmeye başlayan karanlık bir ruhani ışık geçidine benzer. Eğer bu benzeşim dikkatle izlenirse, belli eden ışığın, sırası gelince varlık bilimsel olarak sonradan gelen kırmızı ve yeşilin birleştirilmesiyle yaratılan diğer bir sarı ile hemen rekabet edecek mavi olduğu görünür. Böylelikle, tayf sarısı, mavi ve sarı-yeşil renk çifti arasında büyük bir rol oynamakla birlikte silsilede iki sarı olur.

Renk görmede sonraki gelişmelerden olan kırmızı ve yeşil, tutku, bağlılık ve ölümü temin edecek biçimde açığa çıkan yaşam gücünün de simgesidir. İçten dışa, onlar, son bir duygulanımdır. Dıştan içe ise onlar ruhu saran yanılsama sürecinin tamamlanması için zihne süzülen dış dünyanın ana algılardır. Bu, gizemli geleneklerde kırmızı ve yeşil canavarlara göndermeye yol açan şeydir ve örtüşmelerinden ortaya çıkan sarı ise ya hastalık ile ölüm ya da feragat ile ruhani hayat olarak yorumlanabilir. Eğer sarı, kırmızı ve yeşil güçleri arasındaki çözümlenmemiş bir mücadele ile bulandırılır ve ortaya koyulursa, Van Gogh’un “Gece Kahvesi” tablosunda yarattığı kükürtlü ortamı karşılar. Eğer salınan sarı, parlak ve saf ise kırmızı-yeşil renk çiftinin mükemmel bir dengesinin göstergesidir ve artan zihinsel keskinliği doğurur. Bu görsel sarının arkasında, altın sarısı güneş gök cismi örtüsünün ardında yattığı söylenen çivit mavisi ruhani güneş gibi mavi durur. Sarı bir nesneye uzun süre göz dikmek mavi tayf yaratmasına rağmen, kısa süre gök dikmenin çatışan bir kırmızı-yeşil art görüntüsü ile sonuçlanması dikkate değerdir. Tam anlamıyla aynı biçimde, yüksek düşüncelere kısa bir odaklanma, bir kimsenin düşük zihnin dolaplarından birdenbire kurtulmasına olanak sağlamaz. Doğru sarı tonu ile bilinçli bir ilişki eşliğinde yüksek düşünceye uzun süren odaklanmayla bir kimsenin saf beyaz esir (Akaşa) ışığının yayıldığı bir kaynak ile sıkı bir bağlılık oluşturabildiğini düşünmek ilham vericidir.

Farklı renklenme derecelerine sahip insanın ırki bedenleri, özünde beyaz olan doku yoluyla kırmızı ve yeşille birlikte etkinlik gösteren sarı ve mavinin dış yansıtaçları olarak görülebilirler. Günümüzde dünyada devam eden dev dış ırk karışımı, özel ışık kırılmalarına yol açan eşit olarak karışık karma eğilimleri karışımlarından etkilenen beyaz dokulu araçları, diğer bir deyişle, budunsal renklenmedeki görünür renk kokteyllerinin yaratılmasını kapsar. Ruhani bakımdan aydınlanmış bir insanın rengi nedir? Simgesel yönden Buda’nın ya da Hazreti İsa’nın rengi olarak tasvir edildiği gibi sarı mıdır? Tersine çevrilmiş imgelerin ve taklit renk algılarının dünyasında, insanların derilerinin fiziksel renklenmeleri oldukça yanıltıcıdırlar ve iç ruhani koşulu hiç yansıtmazlar. Ruhani unsur (İnsanın sevgi ve ilham kaynağı) budinin (buddhi) saf sarısına, onun dış algıların dünyasında aranmasından çok üçüncü gözün (akıl gözü) yoğun çabasıyla ulaşılır. Gizemci felsefe ise bunun budi ile manasın (İnsanın düşünme ve usa vurma yeteneğinin aleti olarak nefis) veya Goethe’nin sarı parlaklığı ile mavi karanlığının dengesini gerektirdiğini ileri sürer.

Bunu sıradan tayf sarısı ile gerçekleştirmek beyaz ışığı ortağa çıkarır, ama bunu ruhani olarak yapmak, görüngü düzleminde tayf düzeyinde yansıtılan ana geniş kudreti bulunan evrensel biçimde parlak rengin farkındalığını kapsar. Bu yalnız akıl ile idrak edilebilen (numenal) sarı, bazen rüyalarda görünüp kaybolur ve düşü görenin zihninde onun doğanın en güzel çiçeklerindeki ve gün batımlarındaki kıvılcımlarını yakalamalarına olanak veren kalıcı bir etki bırakır ama bu parlak fenomenler çok daha muhteşem, yalnız usla kavranabilen renkser özle karıştırılmamalıdır. Amerikan romancı ve şair Jack Kerouac şunu anlatıyordu: “her şeyi hemen arzulayan…yıldızlar boyunca örümcekler gibi patlayan efsanevi sarı roma mumları (bir tür havai fişek) gibi yanan, yanan, yanan. Üstelik, ortasında mavi ışığın patladığı ve herkesin ‘Ay!’ diye bağırdığı deliler.” Bu canlı, keskin sarı, 1890’ların akıllı takımının içerdiklerine benzer. O, yalnızca renge geçen Tanrısal (Logoik) Ruhani Güneş’in saf sesinin ilk evresi olan tüm ışınımın kaynağı mavi merkez içerisinde uzanan sarının bir yansımasıdır. Üstatların dilinde, sesler ve renkler, titreşimleriyle bilinç seviyeleriyle bağlantı kurarlar. Onların kalpleri ile zihinleri, kesinlikle tam zihinsel duruluğun ve evrensel sevecenliğin saf sarı ışığı ile doldurulmalıdırlar. Dünyanın tüm kırmızılarını ve yeşillerini hafifçe boyayan ve onları ölümsüz, tanrısal yaşamın umuduyla aydınlatan bu ışıktır.

Giyineyim sarı cübbemi
Kalben ve zihnen taşıyayım onu.
Bürüyeyim gözümü sarı ışıkla
Fikren ve fiilen paylaşayım onu .
Böylelikle gelip gideyim güzellikle.

Let me put on the yellow robe
in heart and mind I’ll wear it.
Let me flood my eye with yellow light
in thought and act I’ll share it.
Thus in beauty will I come and go.

Kaynak: https://www.theosophytrust.org/755-yellow

Çeviren: Yalçın Ceylanoğlu

HER HAKKI MAHFUZDUR.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir