Yazar: Sean Robsville

Boşlukla (Sanskritçe: sunyata ya da shunyata) ilgili öğretiler, Mahayana Budizmi’nin (Madhyamika Prasangika felsefesi) Kadampa dalında, en açık gelişmelerini bulmaktadır. Kadampalara göre, “kalıtsal” ya da “kendi tarafından gelmiş olan” hiçbir varlık bulunmamaktadır. Tüm görüngüler, üç şeye bağlı olarak var olmaktadır:
- nedenlerine,
- kısımlarına ve diğer nesnelerle olan ilişkilerine,
- duyarlı bir varlığın zihni tarafından isnat edilmelerine.
Ve duyarlı bir zihin, meselenin fiziksel kurgusu ya da yan etkisi değildir. Zihin, berrak ve biçimsizdir ve niteliksel biçimde görüngüleri bilme ve bu sayede, onlara anlam yükleme kudretine sahiptir.
Kadampa Budistlerine göre, tüm nesneler, tanımlanan herhangi bir özden tamamen yoksundur. Bu nedenle, tüm nesneler, hiçbir belirli kimliğe (asıl varlık) sahip değildirler ve sürekli olarak, meydana gelen ve yıkılan geçicilik (değişim ve akma) halindedirler. Sürekli olarak değişen, sadece, tüm nesneler değildir; aynı zamanda, herhangi bir olayı, yeterli derinlikte analiz edersek, onun, sonuç olarak, bulunamayacağı ve saf biçimde, diğer nesneler açısından tanımlanmalarına göre, var oldukları sonucuna ulaşırız ve bu diğer nesnelerden biri, daima, bu tanımlamaları meydana getiren zihindir.
Budistler, “asıl varlık”a ısrarla aldanmayı, tinsel gelişmenin önemli bir engeli ve diğer pek çok zararlı aldanmanın kökeni olarak görürler. Bu aldanmaların biri, zihinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçeklik halindeki maddeci inançtır. Evrenin vahşi bir gerçek olarak doğuştan var olduğunu iddia ederek, maddecilik, öznel deneyimin evrenle herhangi bir ilgisi veya ona etkisi olduğunu ya da aslında zerre kadar herhangi bir varlığı olduğunu inkar etmektedir.
Doğal varoluş aldanması, kültürümüze derin biçimde işlemiştir. Batı kültürüne ise, Buda’nın ölümünden yaklaşık 60 yıl sonra doğmuş olan, Yunan düşünür Platon tarafından yerleştirilmiştir.
Platon’un gerçeklik görüşü, herhangi bir nesne sınıfının, sabit, kalıcı ve değişmez bir tanımlayan ideal biçimi olduğudur. Nesnelerin tüm fiziksel örnekleri, kusurlu olmaya eğilimlidirler. Örneğin, bahçemdeki solan, küflü güller, mükemmel bir ölümsüz biçimler diyarında var olan ideal gülün eksik örnekleridir. Zihnimin ideal biçimin özelliklerine katkıda bulunmakta olan, geçici fiziksel görüntüleri tanımlayabildiğim ve isimlendirebildiğim bu otoriter tarifin tek yolu göndermedir.
Buda, MÖ 483 yılında ölmüştür. Platon ise, MÖ 428 yılında doğmuştur. Yine de, Platon, büyük olasılıkla öncelinin öğretilerinin farkında değildi. O dönemlerde, Yunan ve Hint felsefesi arasında küçük bir temas vardı. Bunun için, MÖ 328 dolaylarında Büyük İskender’in doğuya ilerlemesi beklenmeliydi. Yunan uygarlığı ile Budizm arasındaki ilk kayıtlı münasebet, Yunan Baktria (Günümüzdeki Afganistan’ın Belh vilayeti) kralı Milinda (Kurtarıcı Menandros) ile iki tekerlekli araba sökücüsü bir Budist olan Nagasena arasındaki (Milinda Panha adlı Budist metnine kaydedilmiş) konuşmadır (Edward Conze, Budist Yazıtları, 1959).
Boş Taşıtlar
Kral Milinda, bir Yunandı ve bir tanesini gördüğünde onun bir iki tekerlekli araba olduğunu bildiğine inanan deneyimli bir askerdi. Ama Nagasena, eğer iki tekerlekli araba – buradaki bir tekerlekten bir parmaklık, oradan bir kalas, daha sonra, iskeletten bir parça filan çalarak- gitgide sökülürse, Milinda’nın tam olarak işlemdeki ne adımında ‘taşıt’ atfetmeyi durdurması ve ‘yakacak odun yığını’ affetmeye başlamasına karar vermesinin hiçbir yolu olmayacağını ispat etmişti.
Nagasena, bunun, iki tekerlekli arabanın kendi tarafından hiçbir kendisini tanımlama kudreti olmamasından kaynaklandığını söylemiştir. ‘Gökte’, belirli birleştirme ve sökme safhalarında kereste ile bağlanmış ya da ondan ayrılmış hiçbir ideal iki tekerlekli araba biçimi de yoktu.
Yakacak odun ile taşıt arasında ayrımı yapabilecek tek şey, Milinda’nın zihniydi. Ve Milinda’nın bir şeye atfetmeyi ne zaman durdurup başka bir şeye atfetmeye ne zaman başlayacağına karar verebileceği hiçbir mantıksal kural, adım adım işlem veya karar ağacı da yoktu.
İki tekerlekli arabalar için durum neyse, arabalar için de aynıdır. Herkes, arabanın ne olduğunu bilir. Araba, parçaların montajıdır. Ancak bu parçaları neyin araba yaptığına karar vermek şaşırtıcı derecede zordur. Üretim hattındaki hangi safhada bileşenler sonunda bir araba haline gelirler?
Tamirde iken ve vitesi aracın geri kalanından birkaç yarda uzakta iken geçici olarak araba olmayı durdurmakta mıdır? Arabam, bir sabah uyandığımda tekerlekleri kayıp olduğu için tuğlalarla desteklenmiş halde bulduğumda halen bir araba mıdır?
Yoksa, arabanın temel özelliğinin, arabanın işlevlerini yerine getirmesi olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu nedenle, o çalışmadığı zaman araba olmayı durduracak mıdır? Ve taşıt elektriğine nem uzaklaştırıcı püskürterek sorunu giderdiğimde, o araba olma durumuna geri döner mi? Arabanın gerçek özü bu nedenle bir aerosol kutusunda mı bulunmaktadır?
Doğal Nesnelerin Boşluğu
İlki, gözlemcinin yargısından bağımsız, ikincisi ise, kendi açısından mevcut olmakla birlikte, insan yapımı ve doğal nesneler arasında kesin bir sınır olduğunu farz edersek, muhtemelen, Platon’un doğuştan mükemmel biçimlerin varlığı düşüncelerinden kurtulabiliriz. İki tekerlekli araba ve araba gibi insan yapımı nesnelerin, varlıklarının bir kısmını zihnimize bağımlılıklarına borçlu olduklarını kabul etmiş olduğumuz için, bunun, bir şekilde, onların aslen (ilk önce tasarımcısının düşündüğü gibi) insan zihninin ürünleri olmalarından kaynaklandığından şüphelenebiliriz.
Çiçekler ve ağaçlar gibi doğal nesnelerin zihinlerimize bağımlı olduklarını kabul etmeyi daha zor buluruz. Bir gül, diğer herhangi bir isme göre tatlı kokmaktadır. Bir gül çalısı, bir gül çalısıdır ve doğuştan doğası bakımından bir erik ya da kiraz ağacından farklıdır. Bu üç tür arasında hiçbir süreklilik yoktur ve bu nedenle, zihinlerimizin hiçbir sınır kararı verme zorunluluğu bulunmamaktadır. Ama durum gerçekten böyle midir?
Uzun dönemli evrimsel perspektif açısından, tüm yaşayan varlıklar arasında bir biçim sürekliliği vardır ya da olmuştur. Eğer kiraz ağaçlarının ya da erik ağaçlarının atalarının fosil kayıtlarını incelersek, onların tek bir ortak atadan ayrıldıklarını buluruz. Fosillerle geçmişe baktığımızda, kirazın atalarından eriğin atalarına kadar ilerleyen sürekli bir özellik derecelenmesi görürüz ve bu da, eskiden onların ayırt edilemedikleri bir döneme kadar devam eder. Ancak atanın sonra erdiği ve erik ya da kirazın başladığı yere ilişkin karar tamamen keyfi olur. Ve eğer kirazın ve eriğin ortak atasını izleyecek olursak, gülün, çileğin, ahududunun, vb.nin atalarına yaklaştığını rastlarız.
Darwin, yaratışçılık için yaptığı şeyi, biyolojik Platonculuk için de yapmıştır: biyolojik tür kavramı, altında yatan herhangi bir gerçeği kapsamamaktadır [BROOKES 1999] ve her bir özel türe rastlanamamaktadır. ‘Tür’, bir canlı varlığın sayısal yoğunluğunun evriminin belirli bir anındaki anlık fotoğrafıdır.
Tüm görüngülerin gerçek doğalarının esas bulunamazlıkları – eksik doğuştan varlıkları – genellikle İngilizce konuşan Budistlerce, Sanskritçedeki (Bazen Şunyata olarak da yazılan) Sunyata kelimesinin karşılığı olan, ‘boşluk’ olarak adlandırmaktadır. Zen Budisti öğretmen ve yazar David Loy’a göre, İngilizcede boşluk anlamına gelen ’emptiness’ sözcüğünün, asıl Sanskritçesinden daha yoktu (nihilist) bir çağrışım vardır. Ayrıca, Sanskritçedeki ‘su’ kökü, olasılıkla şişirilmiş olma kavramını taşımaktadır [LOY 1996]. Bu nedenle, boşluğun tüm boşlukla karıştırılmaması en önemli şeydir. Boşluk, varoluş ve değişim potansiyeli demektir. Boşluğun matematiksel benzerliği, sıfır değil, boş kümedir.
Tüm nesnelerin doğal varoluştan yoksun oldukları ve sadece zihinlerimize bağlı olarak ortaya çıktıkları sonucu, açık bir doğru değildir. Batı kültüründe doğal varoluş ve otorite fikri öyle derine kökleşmiştir ki, tüm nesneleri nedenlere bağlı olarak ve parçalara bağlı olarak analiz ettiğimizde bile, halen en incelikli zihne bağımlılık gerçeğinden çekiniriz. Orada gerçek dünyayı kararımıza böyle çok bağımlı olmaktan alıkoyan ‘sıradışı bir şey’in ya da ‘otoriter biri’nin olması gerektiğini düşünürüz. Boşluk hakkındaki öğretilerle ilk karşılaştıklarında, batı zihni, çoğunlukla, onun, kurban mantıksal hile olduğundan veya sade kelime oyunu olduğundan kuşkulanmaktadır. İyi ki, maddi evrendeki tüm nesnelerin yapı taşları olan esas taneciklerin varoluş kipi incelenerek boşluğun gerçek ve her yanı kuşatan doğasını ispatlamak mümkündür.
Gözlemcinin Katılımı
Kadampa Budist felsefesi okuluna göre, tüm görüngüler, bizzat diğer görüngülerle ve benzerleri ile bağımlı bir şekilde ilişkili diğer görüngülere bağımlı olarak var olmaktadırlar. Ne kadar derinden veya uzak geçmişe araştırırsak araştıralım, hiçbir görüngü, esas ya da emin olmadan kabul edilen görüngü şeklinde bulunamaz. Ne gözlemci ne de herhangi bir gözlenen görüngü, bağımsız olarak var olamazlar, ama kaçınılmaz bir şekilde birbirlerine geçirilmişlerdir. Bu bakış açısı, bağımlı ilişki olarak bilinmektedir.
Budist rahip, Dharma öğretmeni, alim ve yazar Geshe Kelsang Gyatso [KELSANG GYATSO 1995], üç bağımlı ilişki düzeyi olduğunu belirtmektedir:
- Bütün bağımlı ilişki: nedensellik.
- Muğlak bağımlı ilişki: yapısal ve uzamsal karşılıklı ilişkiler.
- Çok muğlak bağımlı ilişki: Görüngülerin zihince yüklenmeye bağımlılığı.
Tüm etkin nesneler, bu üç biçimde var olmaktadırlar. Çok muğlak bağımlı ilişki – zihnin yüklenmesi ile varoluş- özellikle çoğu sıradan görüngü açısından, bu varoluş görüşü, daha büyük iki varoluş görüşü tarafından gizlendiği için, içlerinden en anlaşılması zor olanıdır. Bu muğlak varoluş kipi daima vardır, ama sadece daha büyük düzeylerinin baskın olmadığı böyle durumlarda görünür hale gelirler.
Eğer büyük ve muğlak terimleriyle sorunlarımız varsa, bunu, bağımlı ilişkinin açık nesnellik derecesi olarak düşünebiliriz. En büyük olanı, en nesnel bağımlı ilişki türü iken, çok muğlak olanı, en öznel (katılımcı) bağımlı ilişki türüdür.
(Onun yapımında yer aldığımız özel durumun dışında) Nedenlerine bağlı olarak bir nesnenin varoluşu, bütünüyle nesnel görünmekte ve katılımımızı gerektirmemektedir. Bir arabanın nedenleri, kömür, demir ve bakır filizlerini meydana getiren yer bilimsel aşamalardır. Daha sonra ise, bunu, ham maddeyi tamamlanmış ürüne dönüştüren madenciler, dökümcüler, tasarımcılar, parça üreticileri ve montaj hattı işçileri izlemektedir. Eğer bu sanayilerden birinde çalışıyor değilsek, varoluşunun nedensel kipi, katılımımıza bağlı değildir.
Yapıya bağımlı varoluş ise daha özneldir. Bir arabayı, şasi, motor ve dört tekerlekten oluşmuş olarak görebiliriz. Ya da motorun, pistonlardan, silindir kapağından, karbüratörden vb. oluştuğunu kabul ederek daha ayrıntılı bir görüş kazanabiliriz. Bunlar da, demir ve karbon atomlarından başlayarak, protonlar, elektronlar ve farlardan parlayan fotonlar gibi temel parçacıklara varan alt bileşenlerine kadar analiz edilebilirler.
Yapıya bağımlılık algımız, bütünü nasıl alt bölümlere ayırmayı seçtiğimize göre çok fazla belirlenmektedir. Zihin ise, parçalara ve tertibata bağımlı varoluş görüşünü yaratacak çözümsel çabayı uygulayarak katılmalıdır. Buji, sadece bujidir çünkü onun ne yaptığını ve onun nereye uyduğunu biliyoruz. Eğer ünlü İngiliz fizikçi Isaac Newton’a bujiyi gösterseydiniz, o, buna anlamlı bir isim bulamazdı.
Çok muğlak (en katılımcı) bağımlı zihince yüklenme ilişkisi seviyesiyle karşı karşıya kaldığımız zaman, maddenin temel yapı taşları bakımından bağımlılık algımızın son evresine vardığımız zamandır. Kuantum fiziğinde yapılan deneyler, gizil güçleri gerçekleştirmek için gözlemcinin katılması gereksinimini kanıtlıyor görünmektedir.
Sunyata Kuantumu
Kuantum fiziğinin matematiksel denklemleri, gerçek varoluşu açıklamazlar : onlar, varoluş potansiyelini açıklarlar. Temel parçacıklardan oluşan bir sistemin kuantum mekaniği denklemlerini çözmek, zamanla gelişen ve değişen parçacıkların bir dizi potansiyel konumlarını, değerlerini ve özelliklerini ortaya koymaktadır. Ama herhangi bir sistem için bu potansiyel durumlardan sadece bir tanesi gerçekleşebilmekle beraber, (kuantum fiziğinin devrimci bir buluşu olarak) potansiyeller dizisini bir değer saymaya zorlayan şey gözlem eylemidir. Madde ve enerji, yalnız başına görüngü değildirler ve zihinle etkileşime geçene kadar görüngü olmazlar. Sunyatanın bu deneysel yönleri, kuantum görüngüleriyle açıklanmaktadır.
Kaynakça:
[KELSANG GYATSO 1992] The First Panchen Lama, cited by Geshe Kelsang Gyatso in Clear Light of Bliss,2nd Edition page 146 (London:Tharpa Publications, 1992, ISBN 0 948006 21 8). [CONZE 1959] Conze, Edward (tr) Buddhist Scriptures p 146 ff; (Harmondsworth, UK: Penguin Books Ltd ,1959) [BROOKES 1999] Brookes, Martin, Live and Let Live , New Scientist p 32 -36, 3rd July 1999. [LOY 1996] Loy, David in the afterword to Swedenborg, Buddha of the North ,page 104, (Swedenborg Foundation, West Chester Pennsylvania, 1996, ISBN 0-87785-184-0) [KELSANG GYATSO 1995] Gyatso, Geshe Kelsang, Joyful Path of Good Fortune,2nd Edition – page 349, (London: Tharpa Publications, 1995, ISBN 0948006 46 3)Kaynak: http://kwelos.tripod.com/sunyata.htm
Çeviren: Yalçın Ceylanoğlu
HER HAKKI MAHFUZDUR.
